Su sorununu uzun yıllardır “kriz” kavramı üzerinden tartışıyoruz. Oysa kriz, geçici bir durumu ve toparlanma ihtimalini ima eder. Birleşmiş Milletler Üniversitesi (UNU-INWEH) tarafından yayımlanan son rapor ise artık bu çerçevenin yetersiz kaldığını açık biçimde ortaya koyuyor ve mevcut durumu “küresel su iflası” olarak tanımlıyor.
İflas kavramı rastgele seçilmiş değil. Rapora göre bugün dünya genelinde büyük yeraltı suyu rezervlerinin yaklaşık %70’i uzun dönemli düşüş eğiliminde. Bu, yalnızca su seviyelerinin azalması değil; yenilenme hızının sistematik olarak aşılması anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle, birçok su sistemi artık yağış koşulları iyileşse bile eski dengesine dönemiyor. Hidrolojik toparlanma kapasitesi kaybolmuş durumda.
Raporda dikkat çekilen bir diğer kritik veri, küresel tatlı su depolama kapasitesinin genel olarak azalıyor olması. Sorun yalnızca suyun mekânsal dağılımı değil; toplam kullanılabilir su miktarı da küçülüyor. Bu durumun sonucu olarak yaklaşık 4 milyar insan, yılın en az bir döneminde ciddi su kıtlığı koşulları altında yaşıyor.
“Su iflası” kavramını soyut bir risk olmaktan çıkaran asıl unsur ise raporda yer verilen örneklerdir. Bunlardan en çarpıcısı Meksika Şehri’dir. Kent, içme ve kullanma suyunun büyük bölümünü yeraltı sularından sağlamakta; ancak aşırı çekim nedeniyle yeraltı su seviyeleri hızla düşmektedir. Rapora yansıyan verilere göre kent bazı bölgelerde yılda yaklaşık 30–50 cm arasında çökmektedir. Bu yalnızca bir su temini sorunu değil, aynı zamanda ciddi bir jeoteknik ve kentsel güvenlik problemidir. Yeraltı suyu kaybı, zeminin taşıma kapasitesini de ortadan kaldırmaktadır.
Benzer biçimde Kabil, raporda tamamen susuz kalma riski bulunan ilk modern şehirlerden biri olarak anılmaktadır. Yeraltı sularının aşırı kullanımı ve sınırlı yenilenme, kentin su sistemini geri dönülemez bir noktaya taşımıştır. ABD’nin güneybatısında ise Colorado Nehri havzası, azalan akışlar nedeniyle eyaletler arası ciddi tahsis çatışmalarına sahne olmaktadır. Bu örneklerin ortak noktası şudur: Sorun yalnızca iklim değil; suyun sınırlarının uzun süre yok sayılmasıdır.
Konya Kapalı Havzası, Türkiye’de su iflası kavramının en somut karşılık bulduğu bölgedir. Havzada yıllık su çekimi, doğal yenilenmenin belirgin biçimde üzerindedir. Tarımsal sulamanın büyük ölçüde yeraltı suyuna dayanması nedeniyle, yeraltı su seviyelerinde son 30–40 yılda yer yer 30–40 metreyi aşan düşüşler rapor edilmektedir.
Bu düşüş yalnızca nicel bir azalma değildir. Yeraltı suyunun aşırı çekimi, havzada:
- obruk oluşumlarının hızla artmasına,
- tarımsal üretimde sürdürülebilirliğin zayıflamasına,
- ekosistemlerin geri dönüşsüz biçimde bozulmasına
neden olmaktadır. Konya Havzası’nda yaşananlar, BM raporunda örnek verilen Meksika Şehri ile aynı hidrolojik mantığa sahiptir: Yeraltı suyu, olağan bir üretim girdisi gibi kullanılmış; doğal denge bozulmuştur.
Raporda özellikle vurgulanan bir başka husus, geçmişte sistemi ayakta tutan doğal tampon mekanizmaların artık işlevini yitirmesidir. Yeraltı suları, buzullar ve sulak alanlar, kurak dönemlerde devreye giren birer denge unsuru iken; bugün bu rezervler de tüketilmiştir. İnsanlık artık yıllık yenilenebilir su gelirleriyle değil, binlerce yılda oluşmuş doğal su stoklarıyla yaşamaktadır.
Bu noktada rapor, mevcut su yönetimi anlayışına da açık bir eleştiri getirir. Daha verimli sulama sistemleri, daha büyük barajlar ya da daha derin kuyular, toplam su tüketimini azaltmakta çoğu zaman yetersiz kalmaktadır. Hatta mutlak sınırlar tanımlanmadığında, verimlilik artışı toplam su kullanımını artıran bir etki yaratabilmektedir. Bu nedenle rapor, suyun artık ekonomik büyümeyi destekleyen bir girdi değil, büyümeyi sınırlayan ekolojik bir eşik olarak ele alınması gerektiğini savunmaktadır.
Bu küresel tablo Türkiye açısından da önemlidir. Yeraltı sularına artan bağımlılık, su bütçesi dikkate alınmadan planlanan tarımsal üretim ve hızla büyüyen kentler, benzer risklerin burada da birikmesine neden olmaktadır. Sorun, bugün musluktan su akıp akmaması değil; bu sistemin gelecek on yıllarda çalışıp çalışamayacağıdır.
Su iflası, geleceğe dair bir senaryo değil; dünyanın birçok bölgesinde başlamış bir süreçtir. Bu gerçeği kabul etmek, karamsarlık değil; bilimsel verilere dayalı sorumlu bir başlangıçtır. Asıl soru artık şudur: Suyu nasıl daha fazla buluruz değil, mevcut su sınırları içinde neyi sürdürebiliriz?