Türkiye, Stratejik Özerklik ile Küresel Arenada Daha da Güçlü

Türkiye, Stratejik Özerklik ile Küresel Arenada Daha da Güçlü

Bursa Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi- Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı SETA’da Güvenlik Çalışmaları Direktörlüğü Kıdemli Araştırmacısı Prof. Dr. Ferhat Pirinççi, pandemi ile birlikte değişen küresel dengeleri BTSO Ekonomi’ye yorumladı. Diplomaside eskisi gibi ‘siyah-beyaz’ şeklinde ayrımların geçerli olmadığını vurgulayan Pirinççi, Türkiye’nin stratejik özerklikle birlikte küresel arenada daha fazla söz sahibi olduğunu ifade etti.
 
Pandemi süreci, uluslararası ilişkilerde ezberleri bozdu mu? Küresel dengeler, köklü şekilde etkilendi mi?
Pandemi, beklenmeyen bir olguydu ve bize on yıllarca öğretilen küreselleşme, liberal değerler, liberal ekonomi, serbest ticaret, temel haklar, özgürlükler, demokratik değerler gibi kavramların her birisi bu süreçte çok ciddi sarsıldı. Aslında bunlar, pandemiden önce sarsılmaya başlamıştı. Özellikle ticaretin önünde görünür/görünmez engeller vardı. Örneğin liberalizmin, liberal ekonominin ve serbest ticaretin bayraktarlığını yapan ABD’nin on yıllardır kurduğu ve muhafaza etmeye çalıştığı düzen var. Dünya Ticaret Örgütü, IMF gibi akla gelebilecek küresel kurumlar… Finansal piyasalardaki gelişmeler, doların dominant konumu gibi kavramlar, bizatihi Amerikan yönetiminin eliyle altı oyulan unsurlar haline gelmeye başladı. Örneğin ABD eski Başkanı Trump‘ın Avrupa Birliği’ne uyguladığı, Çin’e uyguladığı hatta Türkiye’ye uygulamış olduğu ticari yaptırımlar, vergilendirme üzerinden savaşlar doğrudan doğruya zaten sarsıntıların işaretiydi. Tabi diğer boyutuyla ekonominin dışında siyasi anlamda da ciddi anlamda özgürlüklerin korunmadığı, muhafaza edilmediği, içi boş bir retorikten ibaret olduğu algısı oluşmaya başlamıştı. Yanı başımızda yaşanan Suriye savaşı bunun bir örneğiydi.
 
IRAK’IN İŞGALİYLE BAŞLADI…


Bugün küresel arenadaki değişimin kaynaklarını daha da öncesinde aramak doğru olur mu?
2003 yılında Irak’ın işgal edilmesi, bir şekilde demokrasinin tepeden inmeci bir anlayışla oluşturulmaya çalışılırken ne kadar kötü sonuçlar vereceğini ortaya koydu. 2003’te başladı esasında bu değişim süreci. Tabii ondan öncesine gidersek 11 Eylül saldırılarından sonra uygulanmaya başlanan aşırı güvenlikçi politikalar, defansif politikalar hatta bunun ofansif saldırganlığa çevrilmesi söz konusu oldu. Nitekim Ekim 2001’de Afganistan’ın işgal edilmesi da önemliydi. Ama 2003’teki Irak işgali ciddi anlamda çatırdamanın başladığı bir dönemde, tam da küresel sistemin içine girdiği dönüşüme ciddi bir ivme kazandırdı. Diğer bir ifadeyle sistem dönüşüyor. Yeni sistemin ne olacağı belli değil. Korona bu dönüşümü hızlandırdı, tetikledi. Korona, tam böylesine bir zamanda denk geldi. Düşünsenize liberalizmin en önemli sembollerinden Avrupa Birliği’ndeki üye ülkeler bile birbirlerinden maske kaçırmaya başladılar. Korsanlığa başladılar bir şekilde. Sağlık sistemleri çöktü devletlerin. Dolayısıyla belli bir refah seviyesinde gelişmiş olan ülkelerin tıp teknolojilerinde ileride olsalar da sağlık kapasitelerinin, kriz yönetme kapasitelerinin olmadığı ortaya çıktı bu dönemde. Daha sonra küreselleşmenin en önemli özelliklerinden biri olan insan hareketliliği, malların serbest dolaşımı ciddi anlamda sekteye uğradı. Hava yolları krizini daha yaşamadık ama yaşayacağız. Hizmet sektörleri de çok ciddi sarsıntıya uğradı. Bunun da kaçınılmaz olarak siyasi sonuçları oluyor.
 
Değişen dünya dengelerinden ABD’nin süper güç konumu da nasibini aldı mı?
İşte o küresel dönüşüm sürecinde sistemin öncüsü veya lideri olan ABD, biraz daha pasif bir angajmana geçti dünya genelinde. Bir yönüyle Orta Doğu’da bunu yaptı, bir yönüyle dünyanın geri kalanında. Kimisi bunu ‘Çin’e doğru yönelim’ diye yorumladı. Yani ABD, Orta Doğu‘dan, Kuzey Afrika’dan ve Avrupa’dan çekildi. Ama Çin’e yönelse de yönelmese de bir gerçek daha ortaya çıktı daha Korona’dan önce. Mesela Rusya, eskiden daha çok bölgesel bir aktörken birden bire tekrar küresel iştahı kabarmaya başlayan bir aktör haline geldi. Rusya’yı biz 2015 öncesinde Suriye’de görmedik. Şimdi ise Suriye’de var. Rusya’yı biz 2019 öncesinde Libya’da görmedik, şu an var. Rusya, yine 2014 yılında Kırım’ı ilhak ve işgal etti. Aslında bunun başlangıcı Gürcistan’ı 2008’de işgaliydi veya savaşıydı. O zaman Avrupa Birliği herhangi bir engel oluşturmadı.  NATO, da keza aynı şekilde. Rusya, kendine bir hareket alanı buldu. Aslında ortada ciddi bir güç boşluğu var. Güç boşlukları oluştu ve bunlar kırılmalı güç boşluklara dönüştü. Yani tek bir güç boşluğu yok. Her bölgede, her sahada farklı farklı alanlarda güç boşlukları oluştu. Bu güç boşluklarını doldurmaya yönelen aktörler, söz konusu oldu. Kimi yerde yerel aktörler, kimi  yerde bölgesel-ulusal aktörler, kimi yerde küresel aktörler. Şimdi böylesine bir coğrafyada başta Orta Doğu ve Kuzey Afrika olmak üzere birçok alanda jeopolitik güç boşluğunu doldurmaya çalışan aktörlerden bazıları ön plana çıktı. Önceden bunları küresel veya yükselen güçler olarak ifade ediyorduk ekonomik kapasite bağlamında, ama yeni dönemde biraz daha farklılaştı. Mesela bölgesel güç olma durumlarını pekiştiren aktörler arasında Rusya’yı saydım, İran’ı sayabiliriz. Türkiye’yi de saymalıyız. Çünkü Türkiye, bakıyorsunuz eşzamanlı olarak Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Doğu Akdeniz’de, Karabağ’da, Ukrayna’yla yaşadığı ilişkiler bağlamında kuzeyde. Dolayısıyla birçok alanda etkili bir aktör olmaya başladı.
 
BIDEN DÖNEMİNDE NELER YAŞANIR?


ABD’de sancılı bir geçişle birlikte göreve gelen yeni Başkan Biden, Obama kadar öne çıkabilir mi?
Korona’nın jeopolitik güç mücadelesine etkisi oldu, olmadı değil. Ama burada hızlı harekete geçen ülkeler ve devletler daha aktif, daha fazla kazanımlar elde etmeye başladı. Çünkü ABD, hala pasif bir konumda ve tırnak içinde dünyaya nizam verecek konumda değil. Artık eski cazibesini de, kapasitesini de yitirdi. İki türlü yitirdi. Birincisi kendi altını oyarak, uygulamış olduğu politikalar ile yitirdi. İkincisi müttefiklerinin gözünde kalitesini de yitirdi. Yakın zamanda ABD Başkanı olarak Joe Biden seçildi. Trump’ı bir enkaz olarak nitelendiriyor Biden ekibi. Joe Biden’ın göreve başlamasından beri birkaç olayın verdiği işaretlere dikkati çekmek isterim. Mesela Irak’ta Amerikan üstlerine yönelik 3-4 saldırı oldu, pasif bir durumda. İran’ı suçlayan bir durum bile yok ortada. Suriye’deki meselelerde de hiç sesi çıkmadı. Biden, bir anlamda Trump döneminin sarsıntısını dindiriyor. Biden’ın bir anlamda eski Demokrat Başkan Obama’nın bir üst versiyonu olarak değerlendirmemiz mümkün olabilir.
 
Joe Biden döneminde Türkiye-ABD ilişkilerinde bahar havası hâkim olur mu?
Ben açıkçası çok büyük bir atılım veya açılım beklemiyorum Biden döneminde.
Türkiye’yle ilişkileri Biden’ın yorumları çok tartışıldı. Ciddiye alınması gereken yorumlar ama tabii Biden’ı konuşurken geçmişe de bakmak lazım. 8 yıllık Obama dönemi vardı. Biden, o 8 yılda Başkan Yardımcısı konumundaydı. O 8 yılın özellikle ikinci yarısında, 2013 sonrasındaki dönem özellikle ciddi anlamda Türkiye- ABD ilişkileri krizlerle geçti. Gezi olaylarıyla başlayan süreçte Türkiye’nin tırnak içinde antidemokratik bir ülke olduğu algısı iyice yerleştirilmeye çalışıldı. ABD’de eş zamanlı olarak Türkiye’ye birçok engel çıkartıldı. Hava savunma sistemleri ile ilgili  engeller çıkartılmaya başlandı. Türkiye S-400’e yönelirken Suriye’de yardım konusu gündeme geldi. Desteklerinin tam tersine 2014’ten sonra terör örgütü DAEŞ ile mücadele adına terör örgütü PKK’ya yardım yapmaya başladılar. Trump ile o krizler çok daha büyüdü ama Cumhurbaşkanı’mız ile arasında özel bir iletişim mekanizması da vardı. Çünkü diğer kanalların hepsi ortadan kalkmıştı.
 
ABD-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ DÜZELİR Mİ?


Yeni dönemde Türkiye-ABD ilişkileri sağlıklı yürümesini olası görüyor musunuz?
Şimdi yeni dönemde şu anda herhangi bir sağlıklı kanal yok. Evet, Trump yönetiminden farklı olarak kurumlar devreye girecek. ABD’de Dışişleri Bakanlığı, Savuma Bakanlığı (Pentagon) daha çok devrede olacak. ABD’de lobiler noktasında Türkiye’ye karşı çok ciddi bir Türkiye karşıtı cephe var. Ermeni lobisi özellikle bu Karabağ meselesinden sonra-öncesinde de öyleydi-Türkiye karşıtı çalışmalarını yoğunlaştırdı. İsrail lobisi de Türkiye’nin bölgesel politikaları nedeniyle Türkiye karşıtı, bir de buna FETÖ lobisi eklenmiş oldu son dönemde. Kongre’de neredeyse herkes Türkiye karşıtı. Çok az sayıda kişi, Türkiye’yi destekler durumda. Bunun örneğini Barış Pınarı Harekâtı sırasında Kongre’nin büyük çoğunluğunda çıkan Türkiye’ye yaptırım kararı ile gördük. Hatta Biden’ın yönetime başlamasıyla birlikte Senato’ya Türkiye’ye yaptırım uygulanması veya Türkiye ile ilgili sert politikalar izlenmesini talep eden mektuplar gitmeye başladı.
 
ABD ile S-400 krizinin aşılması beklenmeli mi?
ABD ile S-400’ler en önemli sorun ama şunu biliyoruz ki bu mesele ortadan kalksa bile ABD’deki o Türkiye karşıtı tutum ortadan kalkmayacak. Türkiye için en önemli konu, Suriye meselesi ve terör örgütü PKK’ya verdiği destek. Şunu da biliyoruz ki Suriye’deki politikasını 180 derece değiştirse bile Amerikan karşıtlığını ortadan kaldırmak mümkün değil. Çünkü toplumsal anlamda dünyada en fazla ABD’ye karşıtlığı olan ülkelerden biriyiz. Dolayısıyla ilişkilerinin yapıcı olması için önünde çok ciddi engeller var ama imkânsız görmüyorum ben ama sıkıntılı…
 
Yeni dünya düzeninde devletler arası ilişkilerde gündemin çok hızlı şekilde değiştiğine şahit oluyoruz. Dün karşılıklı düşmanca açıklamalar yapan devletler ertesi gün başka bir alanda işbirliğine gidebiliyor. Bu, sürdürülebilir bir şey mi?
Yeni dönemde eskisi gibi siyah veya beyaz tercihler yok. Yeni dönemde parçalı işbirlikleri diye ifade ettiğim çok katmanlı bir yapı ile karşı karşıyayız. Bu çok katmanlı yapı içinde devletler bazen işbirliğine gidebilir, bazen çatışabilir. Çatışma ve işbirliği, birbirine engel olmayabilir. Bunun en önemli ve sembolik örneği, Türkiye-Rusya ilişkileri. Türkiye-Rusya ilişkilerinde olumsuz konulardan biri Ukrayna meselesi ve Kırım’ın işgalini tanımıyor oluşumuz. Gürcistan meselesinde de Gürcistan’ın yanındayız. Karabağ meselesinde ise biz Azerbaycan’ın yanındayız. Suriye meselesinde de esasında Rusya ile ayrı sayfalardayız. Libya meselesinde, ayrı sayfalardayız. Ama tüm bunlar, Rusya ile işbirliği yapmamıza engel değil. Artık siyah beyaz yok, ara renkler çok fazlalaştı.
 
ÇİN’İN YÜKSELİŞİ NASIL OKUNMALI?


Çin’in yükselişi pandemi de hesaba katıldığında sürer mi, duraksar mı?
Çin’in daha çok ekonomik yükselişine şahit oluyoruz. Yani Çin’in bir zamanlar hani Pax Ottomana dediğimiz Osmanlı barışı, Pax Roma, Roma barışı veya Pax Americana dediğimiz, Amerikan düzeni gibi bir düzen kurma gibi iddiası şu an henüz yok. Çin’in, ABD veya İngiltere gibi, bir Osmanlı gibi normlar üretme arayışı da yok. Yani dünya genelinde herkes tarafından kabul edilebilecek bir norm peşinde değil Çin, şimdiye kadar. Çin’in amacı, ulusal çıkarlarına çok fazla zarar vermeyecek bir yapı oluşturulması. Bu yapının temeli de ticaret... Nedir o ticaretten kasıt? Gidiyor Afrika ülkelerine kredi vererek imtiyazlar elde ediyor. Hammaddeleri ülkesine taşıyıp burada işleyip geri satıyor tekrar. Nedir o imtiyazlar? İşte ulaşım yollarını daha erişilebilir hale getiriyor. Bunun haricinde belli başlı Avrupa ülkelerinde kendi ülkesine yatırım yaptırarak, ucuz iş gücünden faydalanarak, bir karşılıklı yapı bağımlılığı oluşturmaya çalışıyor ve bunun üzerinden de kendisine eleştiri gelmesini engellemeye çalışıyor. Nedir o eleştirilerin en başlıcası? Uygur Türklerine uygulanan, Müslümanlara uygulananlar. Bakın bunu ABD soykırım olarak kabul etti, Kanada da kabul etti. AB’den de baskı var ama bu baskı, Çin’i ne kadar caydırabilir? Birçok ülke Çin’e nispi anlamda bağımlı durumda. Dolayısıyla Çin, ekonomi üzerinden etkisini üretiyor; BM’nin daimi üyeleri üzerinden etkisini oluşturuyor ama bu etki, henüz bir ABD kadar bütün düzene hâkim olacak bir etki değil.
 
TÜRKİYE İLE RUSYA, MÜTTEFİK Mİ?


İşbirliği-çatışma eksenli risk ve fırsatları göz önünde bulundurduğumuzda Türkiye-Rusya ilişkilerinde nasıl bir süreç bizi bekliyor? Rusya, bizim için gerçek bir müttefik mi?
İki taraf için de ilişkileri tamamen bozmanın maliyeti var. Yani bu ilişkiyi sadece Türkiye’nin Rusya’ya bağımlılığı olarak okumamak lazım. Bakın 2015’te biz Rus uçağını düşürdüğümüzde Rusya’ya olan enerji bağımlılığımız yüzde 60’ın üzerindeydi. Şu anda yüzde 20’lerde. Türkiye dengeleme politikasını uyguluyor, uygulamıyor değil. Her şeyden önce Türkiye, bir NATO üyesi ve NATO’nun temel mantığı, kuruluş felsefesi Sovyetler Birliği karşıtlığı. Sonra Soğuk Savaş’ta da en temel tehdit algısı Rusya oldu. Dolayısıyla Türkiye’yi dengeleyecek birçok alternatifi var. Ama Rusya ile ilişkilerde, tırnak içinde Rusya’yı stratejik olarak müttefik olarak nitelendirmek mümkün değil. Bazen karar vericiler de siyasetçiler de ifade ediyor ama Rusya, müttefik falan değil. Aslında ABD de stratejik müttefik değil. Dediğim gibi dünya, çok parçalı ve çok katmanlı bir yapı içinde. Siz işbirliklerinizi çıkar örtüşmesi olduğu yerde yapıyorsunuz. Suriye’de tam manasıyla Türkiye-Rusya işbirliğinden bahsedemesek de Fırat Kalkanı Bölgesi’nde Türkiye, Rusya ile işbirliği yaptı ve o harekâtı gerçekleştirdi. Ama aynı şeyi Barış Pınarı için, Tel Rıfat için ya da Ayn İsa için söyleyemeyiz. Terör örgütü PKK açısından baktığınızda PKK, bir bakıyorsunuz ABD ile işbirliği yapıyor, ABD çekildiği anda da Rusya ile işbirliği yapıyor. Rusya, bu konuda da çok samimi değil. Samimi olmasını da bekleyemezsiniz. Bir devletin samimi olmasını bekleyemezsiniz. Sadece Türkiye’nin biraz daha düz bir bakış açısı var. Çok fazla zikzakları yok Türkiye’nin. Ama yeni dönemde Türkiye’de bu ‘stratejik esneklik’ diye tabir ettiğimiz şeyi artırmalı. İki kavramı gündeme getirdik biz. Biri stratejik esneklik, diğeri de stratejik özerklik. Bu iki kavram, uluslararası ilişkilerde kullanılan kavramlar. Yeni dönemde özellikle orta ve büyük devletlerin temel felsefesi ve mantığı, stratejik özerkliklerini artırmak. Bu konudan kasıt ne? Bugün bağımsız hiçbir tane devlet yok dünya genelinde. Ama özerk olan devletler var, özerklik derecesini artıran devletler var. Tabi bu da daha geniş bir hareket alanı sağlıyor devletlere ve daha etkili bir şekilde harekete geçmelerini sağlıyor. 
 
Avrupa Birliği, pandemide ve Rusya ile ilişkilerde iyi bir sınav verebildi mi?
Avrupa Birliği (AB) de eski albenisini yitirdi. Resmi olarak İngiltere’nin ayrılması Şubat 2020’ydi. Pandemide Mart 2020’de tüm dünyayı kasıp kavurmaya başladı. Böylece birincisi, AB entegrasyonun en üst seviyesi olarak adlandırılan yapı, çatırdadı. İkincisi, İtalya’da ve İspanya’da AB bayraklarının yakıldığını gördük. Üçüncüsü, AB her ne kadar uluslar üstü bir yapı desek de bir toplu örgüt refleksi gösteremedi. Koronavirüse karşı ortak bir politika izleyemedi, yeni yeni toparlamaya başladı ancak bir yıl geçti aradan. Dolayısıyla AB de çok ciddi bir sınavdan başarısız sonuç aldı. Diğer bir boyutuyla da AB, etkili bir aktör olma fırsatlarını harcadı. Hatta deyim yerindeyse hoyratça harcadı. Nedir o fırsatlar? Biraz önce bahsettiğim o Ukrayna meselesi. Bugün muhalif lider Navalni’nin tutuklanması üzerine siz Rusya’ya baskı yapıyorsunuz. Rusya ise şunu düşünecek: 2014’te Kırım’ı işgal ettik, ilhak ettik bir şey yapılmadı. Neden? Çünkü AB, Rusya’ya doğalgaz akışı ve ulaştırması noktasında bağımlı. Özellikle Rusya’nın Libya’ya girmesindeki en büyük sebebi Fransa’nın politikalarıdır. Rusya’nın Avrupa üzerindeki baskı veya yatıştırma politikalarının uygulanmasının temel sebebi de Almanya’nın politikalarıdır. AB, gergin ilişkiler istemiyor
 
 
AB İLE NE TAMAM, NE DEVAM…
Peki, adeta uzun bir uykuya yatan Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde bir değişim beklemeli miyiz?
Bir ilişkiyi yürütmek önemli ama bu, sonsuz bir ilişki gibi geliyor. 1960’larda başlayıp günümüze kadar devam eden bir süreç. İki taraf da bu ilişkiyi koparmak istemiyor. Eskiden AB, 90’lı, hatta 2000’in ilk 10 yılında bir karar aldığında veya tavsiyede bulunduğunda Türkiye’nin siyasetini, ekonomiyi her alanı ciddi şekilde etkilerdi. Borsaları düşürürdü, dövizi yükseltirdi. Hatta siyasi iktidarı etkilerdi doğrudan doğruya. Ama şimdi baktığımızda AB’nin eski cazibesi ve etkisi de gitti. Bu, zaten AB’den kaynaklanan bir durum. İkincisi ise Türkiye’nin o biraz önce bahsettiğimiz stratejik özerkliği arttı. Özerklik arttıkça AB’den gelen taleplere daha fazla göğüs gerebiliyorsunuz. Çünkü sizin üreteceğiniz maliyet azalıyor. Çok boyutlu bu... Ticaret verilerine bakalım: 90’lı yıllarda Türkiye’nin dış ticaretindeki partnerlerle, 2000’li yıllarda hatta 2020 yılındaki partnerleri çok daha farklı. Çünkü Türkiye’nin portföyü çok genişledi. Sadece Orta Doğu ile değil, sadece Orta Asya ile değil, Kuzey Afrika ile Latin Amerika ile Sahra altı Afrika ile genişledi. Sadece ticaretle de değil. Aynı zamanda Türkiye, AB olmadan da ayakta kalabileceğini gördü. Evet, AB mevzuatlarının Türkiye’ye çok büyük yardımı oldu, bunu yadsıyamayız ama AB’nin siyasi etkisi çok azaldı.
 
AB’nin geleceği ile ilgili belirsizlikler, risk faktörleri beraberinde neleri getirir?
AB, kendi içindeki farklı görüşlerden dolayı Yunanistan’ın, hatta Fransa’nın ana gündemini dayatamadı Türkiye’ye. AB’nin kendi içinde bir liderlik sorunu var. Eskiden lokomotif ya Almanya, ya da Fransa diyorduk. Şu anda Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un agresif politikaları, o liderliği üstlenemeyeceğini gösteriyor. Mesela Türkiye’ye karşı cepheyi oluşturmak için kaç girişimde bulundu ama Türkiye aleyhinde yaptırım kararı çıkartamadı. Almanya da yaşlanmış, daha dingin bir yaşam isteyen emekli gibi... Almanya’nın önceliği, Fransa’nın dominant olmaması yönünde. Dolayısıyla dünya genelinde AB özelinde liderlik sorunu var, hatta ben buna lidersizlik sorunu diyorum. Bu lidersizlik sorununda normlar da değerlerini yitirmeye başlıyor. Buradan kasıt ne? AB dediğimizde serbest dolaşım, malların serbest dolaşımı, kişilerin serbest dolaşımı, refah seviyesinin yükselmesi ve aynı zamanda özgürlüklerin temeli geliyordu akla. Şimdi ise İslamofobi artışta, İslam karşıtı saldırılar artışta ve çok ciddi yaptırımlar geliyor. Sadece İslam karşıtlığı mı? Hayır, yabancı düşmanlığı da tırmanışta.
 
Mülteci krizi konusunda AB, özellikle Yunanistan’ın yaptıkları karşısında sessiz. Bu, bizi nasıl etkiler?
Macaristan’da bir gazetecinin mültecilere çelme attığı görüntüler hala hafızalarda. Schengen’i durdurdular göç almamak için ve şu anda Meriç’te, Ege Denizi’nde Yunan Donanması mültecileri taşıyan gemileri, botları batırıyor ve AB ise sadece izliyor. Sorunun kaynağını çözme gibi bir arayış yok. Ortada bir yangın var ama yangının çıkış noktası ile ilgilenmek yerine bırakın ateşi, dumanı üzerimize gelmesin diye düşünüyor AB. Mülteci akınının kaynağı neresi? Bir Suriye, iki Afrika. Afrika’da 54 ülke var. Hadi orayı çözemezsin ama Suriye’yi çözemez miydin? 6 milyon mülteci şu an Suriye dışında yaşıyor. Suriye’yi çözmek çok mu zordu? Aslında çok kolaydı. 2012, 2013, 2014, 2015’te yangını söndürmek yerine “Dumanı bize gelmesin, Türkiye tampon olsun” diyerek Türkiye’yi bu küresel sorun karşısında tek başına bıraktı. Bu da çok ciddi külfet doğurdu Türkiye için. Türkiye de bunun farkında. Esasında AB’nin Türkiye’nin üzerine gelememesinin en büyük sebebi de mülteci meselesi. Korona çıkmadan önce gündemimiz Suriye İdlib’ti. 3 milyon mültecinin daha olması ihtimali vardı. Bunlar, transit Avrupa’ya gideceklerdi neredeyse. Şu an İdlib’de insani trajedinin olmamasının tek sebebi Türkiye’diri. Orada insani trajediyi engelleyen, sorunu şu an donduran ülkedir Türkiye. AB’den bu alanda destek de alınmıyor.

TÜRKİYE, DOĞU AKDENİZ’DE GÜÇLÜ

Doğu Akdeniz’de de tansiyon bir nebze düşse de özellikle Yunanistan üzerinden Türkiye’ye yönelik baskı kurma çabası var. Bu bölgede dengeler nasıl şekillenir?
Doğu Akdeniz, yapay bir mesele. Önce bunun altını çizmek lazım. Ben Doğu Akdeniz meselesini üç boyutuyla açıklıyorum. Bir deniz sınırları, o Yunanistan ile Türkiye’yi ilgilendiriyor. İkincisi enerji jeopolitiği, Türkiye ve Yunanistan’ı aşan bir durum. Üçüncüsü de bölgesel ve küresel güç mücadelesi. Şimdi neresinden baktığınıza bağlı. Yunanistan şunu yapmak istiyor: Türkiye ile arasındaki sorunu AB’nin hatta bütün dünyanın sorunu haline getirmeye çalışıyor ama bu yapay bir sorun. Türkiye ve Yunanistan arasında uzlaşılmış bir deniz sınırı yok. Evet, Türkiye bir ilanda bulundu. Yunanistan, “Türkiye haksızlık yapıyor” dese de “Benimdir” de diyemiyor. Yunanistan kendisi bir ilanda bulunmuyor, Türkiye’nin yaptığı ilana karşı yaygara kopararak bir şekilde “Türkiye benim haklarımı ihlal etti” diyor. Öyle bir şey yok. Dolayısıyla AB de burada biraz farkında, yapaylığın. Çünkü Yunanistan’la beraber Güney Kıbrıs ve Fransa, net bir şekilde bu konuyu kullanıp Türkiye’nin karşısına çıkartmaya çalışıyor, maliyet üretmeye çalışıyor. Şu ana kadar başaramadılar. Çok enteresandır Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kıyı uzunluğu, Güney Kıbrıs’tan daha fazladır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin veya Kıbrıs Türklerinin haklarını herhangi bir şekilde gözetmeden, haklarını yiyerek ruhsat alanlarıyla ilgili ilan yapmaya çalışıyorlar. Neye istinaden yapılıyor? Kuzey Kıbrıs’a sormadan, Kıbrıs Türklerine sormadan, garantör ülkelerle uzlaşmadan böyle bir şeyin yapılması başlı başına handikap. Dolayısıyla meselenin bir boyutunda Yunanistan var, bir boyutunda Güney Kıbrıs var ama mesele, gerçekten yapay. Enerji boyutunda enerji evet var. Bir istatistik paylaşayım. Son 10 yılda dünya genelindeki petrol ve doğalgaz rezervlerinin yüzde 80’inden fazlası denizde keşfedildi. Yani deniz, enerji kaynakları açısından yükselen bir trend. Ayrıca denizden enerji çıkarma, denizde enerji arama maliyeti de giderek azalıyor ve azaldıkça bu ilgi daha da yoğunlaşıyor. Şu an Ege’de ne kadar var bilemiyoruz, Doğu Akdeniz’de ne kadar var bilemiyoruz ama tahmini potansiyel rezervler daha fazla. Türkiye’nin en büyük gücü de sahip olduğu sismik araştırma ve sondaj gemileri. Dünyada çok az ülkede bu tarz sismik ve sondaj araştırma gemileri var. Yunanistan’ın yok, en basitinden, Mısır’ın yok, İsrail’in var. Onun haricinde Doğu Akdeniz’e kıyısı olan hiçbir ülkenin yok.
 
RCEP BENZERİ İŞBİRLİKLERİ OLACAK MI?


2,2 milyar insan ve küresel hasılanın yaklaşık yüzde 30'unu kapsayan 15 Asya-Pasifik ülkesinin imzaladığı Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP) Anlaşması, küresel dengeleri etkiler mi? Benzer işbirlikleri, nasıl bir etki yaratabilir?
Bu tür işbirliklerini görme ihtimalimiz var ama bu işbirliklerinden çok fazla bir şey beklememek lazım. Çünkü bu işbirliği yapan ülkeler arasında heterojenlik çok fazla. Yani ortak çıkar algısı çok yüksek değil. AB, ilk olarak Kömür Çelik Topluluğu olarak kuruldu. Kömür Çelik Topluluğu olarak kurulduğunda kömür çeliğin ötesinde bazı ortak çıkarlar da vardı. Bunlar sayesinde AB, bugünlere gelebildi ama halihazırdakiler, daha çok ya lokal siyasi ya da lokal ekonomik işbirlikleri çerçevesinde yürüyor. Bölgeselleşme zaten özellikle Soğuk Savaş’tan sonra önem kazanmaya başlamıştı, bu çerçevede bakmak lazım. Evet, bu tarz işbirlikleri olabilir, üçlü dörtlü beşli daha da belki sayısı artabilir ama şu aşamada açıkçası böyle çok etkili sonuçlar üretebilecek bir yapıya dönüşeceğe benzemiyor.